bilge
Çalışkan Üye



Yaş : 22
Kayıt : 14 09 2008
Mesajlar : 617
Katıldığı Yer : istanbul
Üniversite : Yok Tuttuğu Takım :  Ruh Hali : 
|
Konu: ÇOK GUZEL POZİTİF OLMAK : )‏ Cuma Kas. 28, 2008 10:12 pm |
|
|
Ne yazık ki, kaskatı gerçeklerle dolu bir dünyada çirkinliklerin, güvensizliklerin at koşturduğu bir zamanda yaşıyoruz. Yalancı ve yapay mutluluklardan gözlerimize öyle perdeler çekilmiş ki asal sevgiyi, dostluğu, insanlığı, şükretmeyi unutmuşuz. Dünyayı bağışlasalar yine de doymak nedir bilmiyoruz. Bu zamanda gerçek sevgiyi, gerçek dostluğu yalansız - dolansız yüreğinde taşıyan kaç kişi kalmıştır acaba?
İlişkiler vıcık vıcık; ihanet, riya, sahtekarlık tiksinti veriyor insana. Çirkinliklerden, çirkefliklerden uzak durmak için ancak hayal dünyasında teselli edebiliyoruz kendimizi.
Vicdanlarını kirletenler rüyalarımızı da kirlettiler ne yazık ki, kirli, çirkin emellere alet ediliyoruz çoğu kez. Bu yüzden zaman zaman insanlara olan güvenimizi yitiriyoruz. İnsan kalmak, onurlu insan gibi yaşamak isteyenlere çok ağır geliyor yaşadığımız çağ.
Dört yanımız kirli paralar, menfaatler, iki yüzlülükler, ucuz değerlerle sarıldı. Baba'nın oğulu, kardeş'in kardeşi sattığı bir çağdayız. Çeşitli dalavereler, alavereler, oyunlar, entrikalar, ucuz çıkar ilişkileri kaptı dostluğun, vefanın, dürüstlüğün, mertliğin yerini.
Mertliği namertliğe, dostluğu çıkarlara kurban ettik. Yıldızların yerini süslü avizeler, ayın, güneşin yerini de kara bulutlar aldı. Denizleri kirlettiğimiz gibi doğayı da kirlettik. Sevgiyi, insanlığı kirlettiğimiz gibi yürekleri de kirlettik. Aşk, şehvete yenik düştü... Göz yaşlarımız da akmıyor artık, yüreğimiz de yanmıyor. Katılaştıkça katılaştık...
Kirlenmiş bir dünyanın ağırlığı altında kalmışız, her gece televizyonlarda yalan ve sahtekarlık melodileri dinletilerek uyutuluyoruz ve aynı melodileri kulaklarımıza üfleyerek uyandırıyorlar bizi her sabah. Çevremizi üç kağıdın, yalanın sahtekarlığın utanmazlığın pis kokuları ve kara bulutu sarmış.
Her gün biraz daha uzaklaşıyoruz inceliğin, saygının, sevginin, dostluğun senfonisinden. Her gün biraz daha sarıyor ahtapotlar gibi her yanımızı engerekler, çıyanlar... İnsana doğaya, yeşile, suya, hayata düşman nesiller yetiştirmek için yarışıyoruz sanki, öylesine hızlı yaşıyoruz ki, kimse durup düşünmüyor nedenler üzerinde, dönüp bakmıyor ardındaki uçurumlara...
Gerçek dost bildiklerimiz de yavaş yavaş elini ayağını çekip gidiyor bu dünyadan. Oysa ki bir zamanlar dostlar vardı, dostluklar vardı... Dertleri bir, neşeleri bir, acıları birbirine karışmış. Yürek yüreğe, omuz omuza, can cana yaşayan dostlar…
Ama artık kimse içtenlik kokan, dürüstlük kokan dostları, dostlukları tercih etmiyor. Çünkü her şey paraya ve çıkara endekslendi. Cebinde dolar, ağzında puroyla dolaşanlar, banka hesabı kabarık olanlar, ipek gömlek giyip altın zincir tasmalarla, pahalı arabalarla hava atıp dolaşanlara rağbet ve de öyleleriyle dostluk kurmak moda.
Öyle bir kara zaman dilimine denk geldi ki yaşamımız. Çıkarı için kardeşin kardeşi sattığı, baba'nın oğulu aldattığı, hırsızlığın, onursuzluğun, şerefsizliğin, adiliğin, haysiyetsizliğin, haram lokmanın normal karşılandığı ve bunlara övgülerin dizildiği bir zamana denk geldik, kahretsin...
İnsanlara bakıyorum da aç gözlülüklerinden bu dünya sanki onlara ebedi kalacakmış gibi davranıyorlar. Biraz olsun insanca yaşamaya, insanca düşünmeye kimse yanaşmıyor, gelecek nesillere de kötü örnek oluyoruz.
Menfaatlerimiz için kötüleri ve kötülükleri kendimize dost edinme gayreti içine girdik. Onuru, gerçek dostluğu, dürüst olmayı unuttuk!.. Onayladık kim ne kadar adilik ne kadar kötülük yaparsa, sustuk, ayıplamadık, yadırgamadık, yargılamadık, kınamadık, üstelik onlar gibi konuşmaya, onlar gibi giyinmeye, onlar gibi davranmaya heveslendik...
Oysa yaşamı anlamlı kılan şey, yaşananın ve de yaşanacak olanın niçin ve nasıl yaşandığını bilip ona göre yaşamaktır asıl olan, temiz olan, doğru olan... Şerefle bitirilmesi gereken en ağır ödev onurla yaşanan ve onurlu yaşanan bir ömürdür. Bu kirlenmiş pis kokuların yayıldığı çağda temiz kalmak zor bir savaştır. Ama kirlilikler içinde temiz kalabilmek önemli olduğu kadar daha bir kutsaldır...
Ucuz zevkler ve başkalarına hava atma lüksü için namusunu lekelemeye, eroin tüccarlığı yapıp gençleri zehirleyerek insanlığını yitirmeye, çıkar için el etek öpmeye, onurunu, haysiyetini satıp hayatını karartmaya değer mi bu üç günlük yaşam?...
Ne yazık ki, maskelerin arkasına saklıyoruz gerçek yüzümüzü ve kimliğimizi çoğu kez. Göz kırpıyoruz yalanlara, yalancılara, sahtekarlara sahtekarca. Ulu orta tepkimizi göstermiyoruz...
Pis bir illet sarmış her yanı, ne yana dönsek sevgisizlik, bencillik ve sahtekarlık illeti... Ağzımızı kapatıyoruz konuşmuyoruz, görmemezlikten geliyoruz görülmesi, karşı çıkılması gerekenleri.
Esmer günlerdeyiz şimdi, dört tarafta karanlıklar üşüşüyor üstümüze, isleniyor duygularımız git gide, umutlarımız inciniyor. Utanması gereken yüzsüzlerin yerine biz utanıyoruz çağımız adına, utanmak adına, yoksulluk adına, kahretsin...
Zaman öylesine katı ve acımasız ki, her şey gerçek değerini ve rengini yitirmiş sanki. Renksiz bir dünyayı hiç hayal ettiniz mi? Renksiz, gri, kirlenmiş bir dünyada yaşamayı hiç düşündünüz mü? Çevrenizdeki insanların zevklerini ve renklerini bir düşünün. Gökyüzü, denizler, dağlar, çiçekler, ağaçlar da rengini yitirseydi nasıl olurdu hayat?...
Bu yüzden diyorum ki çağın kirliliği üzerimize bulaşarak her an bizi kirletmeye çalışsada, ilişkilerin tümüne hakim olamasak dahi ki,ilişkiler insanı etkiler; en başta bu anlamda kirlenmeye karşı uyanık olmamız gerekiyor. İnsan eğer bu dünyada temiz kalmak istiyorsa ve temiz bir insan gibi yaşamak istiyorsa bunun yükünü peşinen omuzuna almak durumundadır zorda olsa...
Gönül ışığını görmeyen gözler, nerden bilsin ki aydınlığı,insanlığı ama bir gün mutlaka bu tarihin çarkı dönecek ve bütün görkemiyle güneş doğacak yeniden. Güzel günler gelecek mutlaka. Bu umudumu hep saklı tutuyorum...
O gün gelince alçaklığın, hilekarlığın, sahtekarlığın sorulacak hesabı elbet, düzelecek her şey, karanlıklar ebedi değildir. Bir gün sevinçle koşacak çocuklar aydınlığa, şimdi her ne kadar karanlıksa, kıyılıyorsa da dost bildiğimiz aydınlık günlere. Ne olursa olsun bir gün mutlaka umutla, gerçek dostluklarla, pırıl pırıl fikirlerle, sevgilerle ışıyacak dünyamız ve hayat...
Küçüklüğümüzden beri diretilen, dikte edilen ve hatta böyle bir hareketin güzel olduğunu söyleyen birçok kişi olmuştur. Anne ve babamız, ardından öğretmenimiz, eğitmenlerimiz, ustamız ve hatta mürşidimiz dikte eder. Tutumlu olun, israf etmeyin ama ne yazık ki bu sözleri nerde nasıl kullanacağımızı kimse söylemez. İşte bu saklama ve biriktirme olayını abartıp, sevdalarımızı da dondurucularda kumbaralarda saklarız. Ve hayatımız boyunca bir fincan kahvenin kırk yıllık bir hatıra sahip olduğunu sanırız. Oysa bir fincan kahve gerektiği zaman içilirse kırk yıl hatırı vardır. Diğer içilen kahveler ücrete ve ikrama tabidir. Sevdiğini zamanında söylememek, ayrılık nedeni gösterememek daha da beteridir. Sır tutmayı bilemesekte sevgimizi gizlemekte epey usta sayılırız; hele har vurup harman savursak bile sevginin bitmeyeceğini düşünemeyiz. Paketleyip derin dondurucuda sakladığımız aşkları, o an talan edercesine büyük bir israfla tüketmemiz, sevgimizi söylememiz, paylaşmamız ve herkese yüreğimizden bir parça vermemiz gerekir. 'Sevgi tüketilmedikçe bayatlar.' Paylaştıkça azalmadığını anladığımız sevgi, belli bir süre sonra dondurucudan çıkarttığımızda bedenimizin dayanamayacağı ölçüde sıcak olduğu için işe de yaramaz. Her yaşa ve her bedene göre farklıdır sevda ama söylemeyiz. Uğruna saatler, günler, geceler, işler eğer varsa da yoksa da hanlar hamamlar ve hayatlar feda edebiliriz ama seni seviyorum demeyiz. Oysa ki şımarık çocuklar kadar şımarık sevgililerde güzeldir. Ve her daim sevgili kalabilenler... Tut ki gözlerinin içine bütün sevecenliği, sevgisi ve hayranlığı ile bir kaç dakika bakılsın; beklenmedik bir zaman da yanağında sıcak bir buse konsun... Ne paha biçilir buna? Saklamaya değer mi? Küçük bedenlere, yaralı yaşlı yüreklere, dondurucudan yeni çıkmış genç sevdalar yıkım etkisi yapar. Sevgide tasarruf ve birikim olmaz Mecnun gözüyle görebiliyorsan sen de yan leyla için. Yok eğer dağ delinecekse şirin uğruna, del gitsin. Buzlukta sevdalar, yaşanamayan aşkların deposu, yangın gönüllerin molası ve geri dönülemeyen bir yolun son kervan sarayıdır. Buzlukta sevda, bir nefes ney, bir yudum bade, bir tutam hüzün... Unutmayalım ki yaptıklarımızdansa, yapamadıklarımızdan fazla pişmanlık duyarız. Sevdalı kalın...

Herkesin içinde sabırlı bir tohum gibi kendi kozasında saklı duran bir aşk yatar. Birgün bir güneş parlar, bir yağmur düşer ve tohumun çatlayıp çiçekler açtığını, ruhumuzun rengarenk bir ağaç gibi rüzgarlarla dansettiğini görürsünüz. Sonra ... O rüzgarlarla danseden çiçekler, bazen manasız kaprislerle, yanlış anlamalarla, hoyrat fırtınalarla örselenip, yeniden insan ruhuna dökülür ve bu kez acının tohumları olur aşkın çiçekleri. Zakkum yeşili çiçekler halinde büyüyüp, içinizi yakıp kavurur. Aşka lanet eder, unutmaya çalışır, acıyı öldürebilmek için aşkıda öldürmeye uğraşırsınız. Ve "unuttukça bir şeyler eksilir" sizden. Acıdan kurtulabilmek için eksilmeye bile razı gelirsiniz .Zamanla, hayatın geniş bir bahçe olduğunu, yalnızca sevincin yada yalnızca acının çiçeklerini değil, kaçınılmaz olarak hepsini birden içinde barındırdığını farkedersiniz. Çiçeklerin bir kısmından vazgeçmenin bahçenin bütününden vazgeçmek olduğunu anlar, bahçeyi bütünüyle seversiniz...GÖNÜL BAHÇENİZE İYİ BAKIN. VE UNUTMAYIN SEVGİ ÇİÇEKLERİ GÖNÜL BAHÇENİZİN EN GÜZEL SÜSLERİDİR."SEVGİSİZ" KALMAMAK İÇİN, "SEVGİSİZ" BIRAKMAYIN! _________________ Kaybedeceğini bildiğin herşeyin kıymetini bil !!!
|
|